Malatya İlahiyat Vakfı Akademik Seminerler Dizisi kapsamında Prof. Dr. Mehmet BİRSİN "İslam Hukukunda Siyaset Alanın Yolculuğu"nu anlattı.

Malatya İlahiyat Vakfı Akademik Seminerler Dizisinin 13.02.2025 Çarşamba akşamı gerçekleştirilen  dördüncü programının konuğu Prof. Dr. Mehmet BİRSİN'di. Birsin, "İslam Hukukunda Siyaset Alanın Yolculuğu" başlıklı sunumunu kronolik gelişmeleri takip ederek sundu. Geniş bir ilgiyle takip edilen sunum soru ve cevap kısmıyla tamamlandı.

Hocamızın konuşmasının özet ve sonuç tespitleri aşağıda verilmiştir:

İSLAM HUKUKUNDA “SİYÂSET” ALANININ YOLCULUĞU

Prof. Dr. Mehmet BİRSİN*

Siyaset kavramı, genel fürû fıkıh literatüründe uzun süre tanımlanmadan kullanılmış bir kavramdır. Kavram, diğer fıkıh mezheplerine oranla Hanefi genel fürû literatüründe daha çok kullanılmıştır. Hanefi fakihlerin kavramı kullandıkları bağlamlar dikkate alındığında siyaset, nassa dayalı bir düzenlemenin veya yerleşik bir usulün bulunmadığı alanlarda devlet erkini kullananlara kamu yararını (maslahat) esas alarak idari ve teşriî düzenleme yapma yetkisidir.  

Siyaset kavramının genel fıkıh literatüründe oldukça geç bir dönemde tanımlanma çabası verildiği, ilk tanımlama çabasının klasik dönemin son evresinde yaşamış olan Hanbelî hukukçusu İbn Akîl (513/1119) tarafından ortaya konulduğu görülmektedir. Kavramı tanımlama hususunda ikinci sırayı klasik sonrası dönem Hanbelî hukukçusu Tûfî (716/1316) almıştır. Trablûsî’nin (844/1440) tanım denemesi dikkate alınmazsa Hanefi genel fürû fıkıh literatüründe siyaset, ilk olarak İbn Nüceym (970/1563) tarafından tanımlanmıştır.

Siyasetin şeriat ile ilişkisini İbn Akîl, açık olarak beyan edilen üzerinden değil, aykırı olmayan üzerinden temellendirmeye çalışmıştır. Bu yaklaşımın benzerinin İbn Teymiyye’de görüldüğünü söyleyebiliriz. Bu ilim insanları siyaset olarak adlandırılanın esasında şeriat olduğunu kabul etmişlerdir. Ancak İbn Teymiyye  şeriat ve siyaset şeklinde iki yargısal alanın ortaya çıkmasından şikayetçidir ve bu duruma Abbasiler döneminde kâdî olarak atanan Iraklı fakihlerin yeterli bilgiye sahip olamayışlarına bağlamaktadır. Öğrencisi İbn Kayyim benzeri bir yaklaşıma sahip olup ona göre kâdîlerin yetersizliği umerayı “siyaset kanunları” ihdas etmeye sevk etmiştir.

Kavramın gelişim sürecinde, başlangıçta yalın olarak “siyaset” kavramı ile amacın ifade edildiği, görülen ihtiyaca dayalı olarak kavramın, “siyaset-i âdile” ve “siyâset-i zâlime” şeklinde ayrıştırıldığı, bir süre “siyaset-i âdile” ile “siyâset-i şeriyye”nin eş anlamlı kılındığı ve nihayetinde “siyâset-i şeriyye” kavramının baskın bir kullanıma kavuştuğu görülmüştür. Bu gelişmede Moğol sonrası iktidarların tutumlarının etkili olduğu tespit edilmiştir.

Geriye doğru bakıldığında, siyaset kavramıyla iktidar erkine tanınan teşrii ve idari yetkinin zamanla genişleyip bütüncül düzenlemeler evresine ulaşmasıyla örfi hukuk ortaya çıkmıştır. Osmanlı devletinde örfü hukukun kanunnameler yoluyla kurumsallaştığı tespit edilmiştir. Tanzimat dönemiyle başlayan süreçte şer’î mahkemelerin yanı sıra Nizamiye mahkemelerinin oluşturulması sürecinde Divan-ı mezâlim mahkemelerinin referans alındığı görülmektedir. Ahmet Cevdet Paşanın padişahın divân-ı mezalim kapsamına giren işleri ikiye ayırdığını, “ihkaak-ı hukuk-ı ibâd maslahatı” olarak ifade edilen maslahatları diğer maslahatlardan ayrılarak divan-ı mezalimin bir türü olarak “Dîvân-ı Ahkâm-ı Adliyye”yı oluşturduğunu söylemiştir. Bu açıklama ile yeni mahkemelerin şer’î olana aykırı olmadığı üzerinden meşruiyet oluşturmuştur. Batı hukuklarının dayatmaları altında örfi hukuk deneyimi görmüş olan siyaset alanın açtığı aralıktan yararlanılmıştır.   

Hukuk hayatında şeriat ve siyaset alanı ayrımının derinleşmesinde, fıkhın yöntem olarak tikel nass ile sabit olan veya tikel nassa bağlanabilen hususları düzenlemeyi seçmesinin önemli bir rolünün bulunduğu söylenebilir. Bu yaklaşımıyla fıkıh, klasik çağındaki formuna ulaştıktan sonra daha katı bir nitelik kazanmıştır. Halbuki devlet erki, idari ve teşriî fonksiyonlarını yerine getirirken hukuki doktrinel zenginliğe muhtaçtır. Tikel nassa bağlama çabasının baskın olduğu bir hukuk düşüncesinde bu hedefin sağlanmasında zorlukların ortaya çıkması kaçınılmazdır. Bu bakımdan fıkhın, mekâsıt, mesâlih ve istihsan gibi delillerle ifade edilen genel ilke ve nazariyeler ile hukuk hayatının her alanında ihtiyaç duyulan doktrinel zenginliği sağlama zorunluluğu ihmal edilmemelidir. 

 

 

* İnönü Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslam Hukuku Anabilim Dalı Orcid: https://orcid.org/0000-0002-2038-799X

Akademik Seminerler 4