Akademik seminerler dizisinin ikincisinde Doç. Dr. Ahmet Küçük "Kur'anda Helakin Mahiyeti ve Toplumsal Çüküş" başlıklı bir sunum yaptı

Malatya İlahiyat Vakfının "Akademik seminerler" diizsinin ikincisinde Doç. Dr. Ahmet Kücük konuk oldu. Küçük "Kur'anda Helakin Mahiyeti ve Toplumsal Çüküş" başlığını taşıyan bir sunum yaptı. Konuşmacının 45 dakikalık  sunumdan sonra konu müzakereye açıldık. Bir çok akademisyenin iştirak ettiği müzakerede öneriler ve vurgulanmasın gereken noktalar hakkında değerlendirmeler ifade edildi. 

Hocamızın sunum özeti ekte verilmiştir:

TOPLUMLARIN ECELİ ve TOPLUMSAL CEZALANDIRMA

                                                                                              Doç. Dr. Ahmet KÜÇÜK*

Yeryüzünde ve ülkemizde felaketlerin, afetlerin ardı arkasının kesilmediği bir zaman diliminde Allah’ın dünya hayatında toplumları cezalandırması veya dünya hayatında toplumsal cezalandırma konusu dikkat çekici ve tartışmaya açık bir konu olarak karşımızda durmaktadır. Konuyu tartışmalara boğmadan kısaca şu şekilde özetlemek mümkün olabilir; bu hususta dikkate alınması gereken iki temel kavram “mühlet ve ecel“ kavramlarıdır. Kur’ân’da; “…şayet yaptıkları yüzünden onları (hemen) muaheze edecek olsaydı, onlara azabı çarçabuk verirdi fakat, kendilerine tanınmış belli bir süre vardır ki, artık bundan kaçıp kurtulacakları bir sığınak bulamayacaklardır…”[1] şeklindeki ayetlerden kavimlere bir mühletin verildiği, fakat bu mühletin izafî[2] olduğu zikredilmektedir. Ayrıca; “…eğer Rabbinden bir söz geçmemiş olsaydı, elbette onların arasında hüküm verilmişti(işleri bitirilmişti)…”,[3], “…eğer Rabbinden (azabın ertelenmesi ile ilgili) bir söz geçmemiş olsaydı ayrılığa düştükleri konuda hemen aralarında hüküm verilirdi (derhal azap iner ve işleri bitirilirdi)”[4]. Bu ve benzer ayetlerde[5] geçen “geçmiş sözden” maksadın: hesabın ve cezanın kıyamet gününe kadar tehir edilmiş olması veya kendilerine peygamber göndermek gibi bir delile dayalı olmaksızın hiç kimsenin sorumlu tutulamayacağı, cezalandırılmayacağı[6] şeklindeki bir sözün verildiği anlaşılmaktadır. Bu söze rağmen; yani: hesabın ve cezanın kıyamet gününe kadar ertelendiğine ve peygamber gönderilmeden hiçbir topluma azap edilmeyeceğine dair Allah’ın vermiş olduğu söze rağmen onlar halâ kitapta ayrılığa düşüp, kitabı yalanlıyorlarsa artık onların günahı kıyamete ertelenmeyecek kadar büyük, ağır ve limiti aşmış demektir. Onlar için dünyada helak kaçınılmaz ve ilahî azap gerçekleşmek durumundadır. Ayet; önce de zikredildiği gibi toplumsal yansımaları olan, toplumları ifsat edip çökerten ahlakî suçların öylesi vardır ki onların cezasının ahiret’e ertelenmeyecek kadar vahim ve yıkıcı olduğuna da işaret etmektedir. Bu bağlamda “…eğer belli bir süreye kadar Rabbinden bir erteleme sözü geçmemiş olsaydı aralarında hemen hüküm verilirdi…” [7] bu ayetlerden anlaşılan Allah’ın her ümmete bir ecel tayin ettiği,[8] onlara imtihanlarını verebilecekleri yeterli bir zaman bahşettiği, bununla birlikte, ifsat ve inkarlarını sürdürebilecekleri bir “limit” koyduğu, ifsat ve inkarı gerçekleştirir gerçekleştirmez cezanın derhal verilmeyip ahirete erteleyeceğine dair bir sözün verildiği anlaşılmaktadır. Bütün bunlar sınırsız ve süresiz bir durumun söz konusu olduğunu ifade etmediği gibi, bilakis ecel ve limit aşılınca dünyada cezanın devreye gireceğine işaret etmektedir. Zira inkar ve ifsat toplu olarak yapılıyorsa helakın kaçınılmaz olduğu da bir sünnetullah gereğidir. Dolayısı ile “velevla kelimetün sebekat” verilmiş bir söz ifadesi içerisinde; “Allah’ın bu hususta koyduğu yasa(sünnetullah), hüküm olmamış olsaydı” anlamını da taşımakla birlikte dünya hayatında azabın sonsuza kadar ertelenmediği de anlaşılmaktadır. Kısaca ayet “Bir kavim hak yoldan sapar ahlakları bozulur, hareketleri de muğlaklaşırsa Allah onlara; onları zillete düşürecek şeyleri musallat kılar ve onların azabını hesap gününe de ertelemez.”[9] şeklinde anlaşılmalıdır. Ayrıca “Her ümmetin süresi vardır” ifadesinde geçen “ecel”in sadece yıl, ay, gün sınırlanmış bir zaman birimi olarak tanımlanması, bütün olarak ifadenin de sırası gelen her topluluğun mutlaka ortadan kaldırılması, helak edilmesi gerekir şeklinde anlaşılması mümkün görünmemektedir. Aksine ifade; kendisini gösterebilmesi için, her bir topluluğa verilmiş olan imkanların bir ahlakî sınırının bulunduğunu belirtmektedir. Bu sınır iyi amellerle kötü amellerin nispetine göre tespit edilmektedir. Nitekim bu durum, Allah(c.)’ın bir topluluğa iyi işleri kötü işlerine nispetle daha aşağı seviyeye düşünceye kadar müsamaha ettiğini, sınır aşılınca o günahkar ve rüsvay topluluğa artık hiçbir mühlet vermediğinden[10] de anlaşılmaktadır. Limiti aşan bu tür toplumların helakın, azabın bir şekliyle dünya hayatında cezalandırılarak yok olup gittikleri izlenmektedir. Bu sebeple ecel kavramında, tabii olarak zaman birimi bulunuyor olsa da asıl vurgunun ahlâkî sınıra, yani limite yapıldığı görülmektedir. Kur’ân bu durumu şöyle açıklamaktadır: “Helak ettiğimiz hiç bir ülke yoktur ki, onlar hakkında yazgı, kader olmamış olsun. Hiç bir toplum/ümmet ecelinin önüne geçemez ve onu geciktiremez.”[11] bu ve “her ümmetin bir ecelinin olduğu” ifadesiyle anlatılmak istenen şey; işin geldiği andaki, noktadaki durumudur. Birinci ayet işin geriye dönülemez bir noktaya gelindiğini yansıtmaktadır. Bu noktaya gelmeden önce, ecelin öne alınması ve bu noktadan sonra da geriye bırakılması mümkün değildir. Bu sürecin seyrini belirleyen, ömrünü tüketen veya uzatan, toplumun bizzat kendisidir. Ecel ise belirlenen sürenin sonu olduğundan, ecel çizgisine gelip dayanan toplum için artık geriye dönüş yolları kapanmıştır. Bunun sebebi, toplumsal olayların meydana çıkışının bir süreci gerekli kıldığındandır. Bu süreç tamamlanmadan olayın ortaya çıkışı veya süreç bittikten sonra olayın geri alınması diye bir şey söz konusu değildir.[12] Dolayısıyla ecel, sürecin sonu, zirvesi, limit, yani ulaşılabilecek son nokta, bardağı/sabrı taşıran son damla, söz konusu toplum için zamanın durduğu andır.

 

* İnönü Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Temel İslam Bilimler Bölümü Tefsir Anabilim Dalı Öğr. Üyesi

[1] Kehf, 18/55-59; Fâtır, 35/45.

[2] Hac, 22/42-48.

[3] Hûd, 11/110.

[4] Yûnus, 10/19.

[5] Tâhâ, 20/129; Fussilet, 41/45.

[6] Kurtûbî, VIII/323. Benzer ifadeler için bkz; İbn Kesîr, II/462.

[7] Şûrâ, 42/14-21; Ra’d, 13/32.

[8] Ra’d, 13/38.

[9] Abduh, s. 60.

[10]Mevdudî, Tefhîm, II, 30.  

[11] Hicr, 15/4-5.

[12] Pazarbaşı, s.196.

 

Akademik Seminerler 2